Merve Cavkaytar – Küresel Isınma

Küresel Isınma- Görmezden Gelinen En Büyük Düşman

Dünya’da ülkeler her geçen gün yeni savaşlar çıkarır, birbirleriyle olan savaşlar yüzünden geri kalan her şeyi unuturken, küresel ısınma gezegenimiz ve dolayısıyla bizler için önemli bir tehdit olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Ne yazık ki Donald Trump’ın küresel ısınmayı inkar eden söylemleri, Paris Anlaşması’ndan çekilmek istemesi, küresel ısınmanın gerçek dışı bir kavram olmasına yetmiyor.

donald trump ve küresel ısınma ile ilgili görsel sonucu

Aşağıdaki grafikte de görüleceği üzere dünya genelinde, deniz seviyesinde büyük farklılık oluşmuş durumda. Hem de sadece 5 sene içinde.

Deniz seviyesindeki artışın en temel sebebi dünya üzerindeki buzulların erimesi, buzulların erimesine ise Dünya’nın sıcaklığının artması sebep oluyor. Dünya’nın sıcaklığının artması demekse ne yazık ki küresel ısınmanın ta kendisi. Buzulların erime hızı her geçen gün artarken, yaşanılan sıcak gün sayısı da doğru orantılı bir şekilde artıyor. İklim değişikliği sadece ortalama sıcaklıkları yükseltmiyor; aynı zamanda ısı aşırılıklarını da artırıyor.

Peki Nedir Bu Küresel Isınma?

Atmosfere salınan gazların neden olduğu düşünülen sera etkisinin sonucunda, Dünya üzerinde yıl boyunca kara, deniz ve havada ölçülen ortalama sıcaklıklarda görülen artışa verilen isimdir. Çoğu zaman küresel ısınma ile iklim değişikliği kavramları aynı anlamda kullanılmaktadır; ancak iki kavram arasında fark vardır. Küresel ısınma, dünyanın ortalama sıcaklık değerlerindeki iklim değişikliğine yol açabilecek artışı ifade eder. İklim değişikliği ise belirli bölgedeki mevsimlik sıcaklık, yağış ve nem değerlerindeki değişimleri ifade etmektedir. Küresel ısınmaya neden olan başlıca sebepler arasında sera etkisi ve fosil yakıtlar gelmektedir. Sera gazlarının salınımındaki en önemli faktör olan (otomobil egzozlarından çıkan partiküller, fabrika bacalarından çıkan gazlar vb.) petrol, kömür ve yan ürünlerinin atmosferdeki karbondioksit gazını hızla arttırmaktadır. Yani en temelden bakacak olursak küresel ısınmanın en büyük sebebinin insanoğlu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar atmosfere okyanuslar ve bitkilerin emebileceğinden daha fazla karbondioksit bırakıyorlar.

Fosil yakıtlar gibi yakıt kullanan insanoğlu, havadaki karbondioksit miktarının rekor seviyeye çıkmasına neden oldu. En kötüsü ise bu seviye,  göreceğimiz en düşük seviye olabilir. Dünya’nın ısınması, buzulların eriyip su seviyesini yükseltmesi okyanusların da normalden fazla ısınmasına neden oluyor. Ki bu ısı değişimi, okyanuslarda yaşayan bir çok balık türünün ve mercan kayalıklarının yok olması demek.

Küresel Isınmanın Sonuçları Ne Olabilir?

İnsan, hayvan ve bitki ayırt etmeden canlı yaşamını korkunç şekilde etkileyeceği hiç kuşkusuz. İklimlerde olabilecek her değişiklik kutuplardan Ekvator’a kadar, dünyanın her köşesinde hissedilebilir. Buzulların erimesiyle deniz seviyesi yükselir ve bu da toprak parçalarında kayıplara neden olur. Yani deniz seviyesinin altında kalan bir çok şehrin suya gömülmesi demek bu. Örnek olarak, 1960’ların sonlarından bu yana Kuzey Yarımküre’de kar örtüsünde yüzde 10’luk bir azalma oldu. 20’inci yüzyıl boyunca deniz seviyelerinde de 10-25 cm arasında bir artış olduğu saptandı.

Dünyanın bir kısmında seller, taşkınlıklar artarken, halihazırda sıcak iklime sahip olan ülkeler ise tamamen çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Kışın sıcaklıkların artması, diğer mevsim normallerinden, hayvanların göç dönemlerine kadar etkileyebiliyor ve dolayısıyla bitki ve hayvan türlerinin zarar görmesine, azalmasına ve hatta yok olmasına sebep olabiliyor.

Bu  Felakette Türkiye’nin Yeri Nerede?

Birleşmiş Milletler’in 2005 yılında yayımladığı bir raporda, Türkiye sera etkisi yaratan gazların salınımının en hızlı artış gösterdiği ülke olarak tespit edilmiştir. Yapılan araştırmada 40 ülkenin, 1990-2004 yılları arasındaki karbondioksit salınımları incelenmiştir. Hem ülkeler bazında hem de uluslararası alanda yapılan ölçümler,  %74.4’lük artış oranıyla Türkiye’nin ilk sırada yer aldığını göstermektedir.

En güncel araştırmaya bakıldığında ise, TUİK’den elde edilen verilere göre, en yüksek kükürtdioksit ortalaması Edirne’de, partiküler madde ortalaması ise Afyonkarahisar’da gerçekleşti. 2011 yılı Ekim ayında kükürtdioksit (SO2) ortalamalarının en yüksek bulunduğu il ve ilçe merkezleri sırasıyla Edirne, Muğla, Bolu, Uşak ve Niğde’dir. Aynı dönemde partiküler madde (PM10)(1) ortalamalarının en yüksek bulunduğu il ve ilçe merkezleri ise Afyonkarahisar, Malatya, Batman, Gaziantep ve K.Maraş (Elbistan)’dır. Partiküler madde ortalamalarında sınır değer ve uyarı eşiği aşıldı. 2011 yılı Ekim ayında il ve ilçe merkezlerinde ölçüm yapılan istasyonlardan elde edilen SO2 ortalamaları incelendiğinde, Kısa Vadeli Sınır (KVS) Değeri ve İlk Seviye Uyarı Eşiği ölçüm yapılan hiçbir istasyonda aşılmamıştır. Aynı dönemde PM10 ortalamaları incelendiğinde, KVS Değeri Adıyaman, Afyonkarahisar, Gaziantep, Malatya, K.Maraş (Elbistan), Mardin, Siirt, Van, Batman ve Kilis’de aşılırken, İlk Seviye Uyarı Eşiği Afyonkarahisar, Malatya, Mardin ve Batman’da aşılmıştır.

Türkiye’nin hemen güneyinde çöl kuşağı bulunması ve iklimi düşünüldüğünde özellikle doğu bölgesinde yarı kurak bir iklime sahip olması nedeniyle, küresel ısınmadan en çok zarar görecek ülkeler arasında ilk sıralardadır. Eğer gerekli önlemler vaktinde  alınmazsa çölleşmesi çok uzak bir olasılık değil. Sonuç olarak ekosistemlerin coğrafik dağılımı yeni şartlara göre değişecek ve bir çok tür buna uyum sağlayamayıp yok olacaktır. Çölleşme kelimesi şu an Türkiye’yi düşündüğünüzde kulağa garip gelse de ne yazık ki mevcut örneklerini görmek mümkün. 1960’lı yıllarda Konya, Karapınar’da gerçekleşen çölleşme olayı, Türkiye’nin bu duruma karşı ne kadar hassas olduğunun bir göstergesi olarak görülebilir.

karapınar kumulları ile ilgili görsel sonucu(Konya-Karapınar kumulları)

Küresel Isınmaya Karşı Türkiye Ne Yapıyor?

2004 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS) taraf olan ancak uzun süre Kyoto Protokolü’nü imzalamayan Türkiye 30 Mayıs 2008’de Protokolü imzalayacağını resmen açıklamıştır. Başlangıçta tüm OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkeleri gibi hem Ek 1 hem de Ek 2’de yer alan Türkiye, kendi başvurusu üzerine 2001’de yapılan toplantıda geçiş ülkesi sayılarak Ek 2’den çıkarılmıştır. 2006 yılı TUİK verilerine göre; enerji ihtiyacının %70’inden fazlasını yaklaşık 28.5 milyar dolarlık ithalat yaparak karşılayan Türkiye, yüksek miktarda yenilenebilir enerji kaynaklarına sahip olmasına rağmen, bu kaynakların kullanıma açılabilmesi için gerekli teknolojik düzeye henüz tam anlamıyla ulaşabilmiş değildir. Ancak sahip olduğu yenilenebilir enerji kaynağının  kullanılabilmesi amacıyla araştırma ve geliştirme çalışmaları yapmaktadır. Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı-2007 Yılı Programında da, yenilenebilir enerji kaynaklarının çeşitlendirilerek geliştirilmesine ve enerjinin etkin kullanımının sağlanmasına yönelik çalışmaların destekleneceği ifade edilmektedir. Yine de diğer ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’nin bu savaşta yer alma konusunda oldukça geç kaldığı görülmektedir.

Yukarıdaki grafikte Türkiye’nin 2010 ve 2013 yılları arasında yaptığı ağaçlandırma faaliyeti görülmektedir. 2013 yılında bu faaliyetini diğer yıllara göre arttırmış olsa da, yok edilmeye devam eden bir çok yeşil alan olması sebebiyle bu faaliyet yeterli gelmemektedir.

Yine TUİK’den alınan verilere göre, Türkiye son dönemlerde çevresel istihdama ağırlık vermekle birlikte 2016 yılında 31,8 milyar TL çevresel harcama gerçekleştirmiştir. Toplam 31,8 milyar TL olarak gerçekleşen çevresel harcamaların %66,8’ini cari harcamalar, %33,2’sini ise yatırım harcamaları oluşturmuş, toplam çevresel harcamaların %76,1’i kamu sektörü, %23,9’u ise iş sektörü tarafından gerçekleştirilmiştir. Kamu sektörünün toplam çevresel harcamaları içindeki en büyük payı %86,3 ile belediyeler oluşturmuş, toplam çevresel harcamaların gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payı 2016 yılında %1,2 olarak gerçekleşmiştir.

Çevresel harcamalar atık yönetimi ve su hizmetlerinde yoğunlaştı

Toplam çevresel harcamaların %40,4’ünü atık yönetimi hizmetleri, %32,6’sını su hizmetleri, %17,6’sını
atık su yönetimi hizmetleri ve %9,4’ünü ise diğer konularda yapılan çevresel harcamalar oluşturmuştur.
Kamu sektörü çevresel harcamalarında %42,3 ile su hizmetlerinin, iş sektöründe ise %65 ile atık
yönetimi hizmetlerinin en yüksek paya sahip olduğu tespit edilmiştir.

Toplam çevresel gelirler 24,9 milyar TL olarak gerçekleşti

Toplam 24,9 milyar TL olarak gerçekleşen çevresel gelirlerin %58,9’u kamu sektöründe, %41,1’i ise iş
sektöründe elde edilmiştir.

Çevresel faaliyetlerde 89 bin kişi istihdam edildi

Kamu kuruluşları, il özel idareleri, girişimler ve organize sanayi bölgelerinde, çevresel faaliyetlerde 2016
yılında toplam 89 bin 265 kişi istihdam edilmiştir.

Küresel Isınmaya Karşı Çözüm Yolları

Öncelikli olarak var olan ormanları yok etmek yerine daha fazla ağaçlandırma çalışmaları yapılmalı. Bunun yanı sıra halk, su ve elektrik tasarrufu konusunda bilinçlendirilerek, küresel ısınma tehlikesi hakkında bilgilendirilmeli. Rüzgar enerjisi, güneş enerjisi, jeotermal enerji ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarına teşvik sağlanmalı. Köyden kente olan göçler azaltılmalı. Bu sayılan öneriler küresel ısınmaya karşı alınacak önlemler kapsamında en birincil ve basit olanları. Sadece bu sayılanlar sağlanıldığı takdirde bile küresel ısınma tehdidini büyük ölçüde azaltmış oluruz. Küresel ısınmaya karşı alınacak önlemler devletlere ekonomik açıdan yük yaratıyor olsa da, bu önlemler alınmadığı takdirde olabileceklerin yanında çok daha az maliyetli olduğunun unutulmaması gerekiyor.

Yine de TEMA Vakfı’na göre küresel ısınmaya karşı mücadelede çaresiz değiliz.  TEMA Vakfı, Dünyaca kabul edilen bilimsel veriler ve toprak konusundaki 15 yıllık bilgi ve deneyimleri ışığında; toprakların doğru ve verimli kullanılarak toprakta organik karbon oluşumunun ve tutulmasının arttırılmasının, küresel ısınma, açlık, erozyon, çölleşme, ormansızlaşma ve tarım alanı kaybı gibi sorunların çözümü için atılacak büyük bir adım olduğu değerlendirmektedir.

Toprakta organik karbon tutulması her yönüyle kazanç sağlayan bir süreçtir. Verimliliğini kaybetmiş toprakların rehabilitasyonundan, kaynağı belli olmayan kirliliğin azaltılarak yüzey, yer altı sularının temizlenmesi gibi yan faydalarla ekosistem kalitesinin yükseltilmesine ve fosil yakıt emisyonunu azaltarak atmosferdeki CO2 miktarının azaltılmasına kadar bir çok yönü vardır. Nitekim, yapılan bilimsel tespitler; toprak işleme yöntemleri, bitkilendirme, tarımsal ormancılık(ağaç tarımı) gibi uygulamalar ile hektar başına 1.3 tona kadar organik karbonun toprakta tutulmasının sağlanabildiğini göstermiştir.

Toprak Yoksa Hayat Yok…El Koyun; Türkiye Çöl Olmasın !

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*